26 Eylül 2007 Çarşamba

Desperado

:)
Sesin güzelliğine bakar mısınız yahu?

3 Eylül 2007 Pazartesi

Ice Age 2 Sid's Sing-A-Long with the minisloths.

Yekta Kopan' ın sesi olmayınca o kadar güzel olmuyor ama...

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Aşığım

Christian Clavier

Jack Nicholson



Johnny Deep


Al Pacino


ve Bruce...




Hudson Hawk

Adam zaten aşığım, filmi de görünce dağıldım şimdi!! Bruceee beniiii diskooyaaa götürrrrr!!! :)

22 Temmuz 2007 Pazar

Hayıırrrrr!!!!!


Buradan yetkililere sesleniyorum:


ARTIK ÜÇLEME YAPILMASIN!


Olan biz zavallı sinemaseverlere oluyor; hassas kalbimizi serinin birinci filmi ile kazanıyorlar, ardından ikincisi ile kısmi hayalkırıklığına uğratıyorlar ve üçüncüsü ile de darbeyi vuruyorlar.


Yani ben Matrix de bunu hissettim. Ve ardından Karayip Korsanların' da aynı acıyı yaşadım.


Hani size de sormuştum ya, film nasıl diye; izledim...Pişmanım!


Neden aşkım neden?

4 Temmuz 2007 Çarşamba

7. Sene


Not: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

30 Haziran 2007 Cumartesi

Merak Edenler İçin Heroes Hakkında İpucu



Haberi Ntv' nin sayfasında gördüm.


Danny Kaye ve Müzik


Demin izledim ve çocukluğum aklıma geldi.


"A Song Is Born" en sevdiğim filmlerden biridir. Aslında içinde müzik olan hemen hemen her filmi seviyorum ama bunun yeri ayrı.






23 Haziran 2007 Cumartesi

Heroes


Merhaba.


Adım Sevgi....Finans sektöründe çalışıyorum...ve, evet; ben bir bağımlıyım.



Tüm hayatım "Heroes" üzerine kurulu; öyle ki o başladığında yemek kaşıklayacak gücüm olmuyor diye dışardan sipariş ediyorum. Zaten ne yediğimi anlıyorum ne de başka bir şeyi. O benim elim ayağım...Canım....



Tamam tamam, bu kadar abartı değilse de ben bu diziyi seviyorum. Hem de çok.



Tekrarlar dahil yayınlandığı her anı iple çekiyorum.



İzlediyseniz beni anlıyorsunuzdur. İzlemediyseniz....Deli misiniz? Hemen izlemeye başlayın; zararın neresinden dönseniz kardır.



Not: Evet, yayın saatleri ile yemek saatleri çakırsa dışardan sipariş geliyor!! Ama çok sevdiğimi söyledim size. Bir an bile kaçıramam ki!



Not 2: Kullanılan fotograf internetten alınmıştır.

Eyvah Eyvah


Haberi okuyunca panik oldum:



Flimleri zor anlaşılıyor, kim bilir operasında neler olcak??



Hazırlan sevgili dünya halkı; Woody Allen geliyorrrr!!!
Bakalım bu kez seyirci sayısı artacak mı?




Not: Kullanılan resim internetten alınmıştır.

10 Haziran 2007 Pazar

Hotel Ruanda



Gerilimli bir bekleyiş içinde ekrana bakıyorum; acaba ne olacaklar? Kurtulabilecekler mi?


Karşımda bir grup insan, tedirgin tedirgin bekliyor. Yo hayır, daha doğru bir ifade ile "kurbanlık koyun" gibi bekliyorlar. Çünkü birazdan bir zamanlar birlike yaşayıp bir şeyler paylaştıkları, komşuluk yaptıkları, birlikte eğlendikleri başka bir grup insan gelip onları kesip biçecek! Neden? Çünkü birilerinin çıkarları onların birbirine düşmesi üzerine, onlar parayı böyle kazanılıyor; ölenlerin üzerinden.


"Orjinal adı ile Hotel Rwanda, yüzyıllar önce yaşanan bir dramı anlatıyor" diye yazmayı ne kadar istedim biliyor musunuz? Ama film boyunca kısmen şahit olduğumuz tüm bu vahşet ortaçağ zihniyeti ile yapılmış bir şey değil; film topu topu 13-14 yıl önce olmuş bir olay üzerine kurulu:


1994 yılında bütün dünyanın, her zaman ki gibi, görmezden geldiği bir olay daha yaşandı ve iki etnik grup (Hutular ve Tutsiler) birbirini katletti. Yaklaşık 800.000 Tutsi öldü. Dile kolay değil mi; 800.000 insan! Yaşlı, çoluk, çocuk, kadın ve erkek...


Katliamın derecesini bir sahne de daha iyi anlıyacaksınız; araba yolda "engeller"e takılacak ki birden tüm yolun cesetlerle kaplı olduğunu göreceksiniz.


Filmi izlerken sahnelerin "film hilesi" olduğuna, gerçek hayatta bunların olmadığına ve herşeyin kurguya dayandığına inanmayı o kadar istedim ki...Ne yazık ki filme ilham veren olay ve kişiler gerçekti. Hotel müdürü Paul Rosesabagina' nın çabası ile kurtulmaya çalışan o insanlar ve yan rollerde gördüğümüz yetkililer, askerler, katliamcılar, katledilenler gerçekti.


O korku gerçekti. Ben üniversitede yeni bir hayata başlamışken korku dolu gözlerle hayatta kalmaya çalışan tüm bu insanlar gerçekti. Ve biz onları görmezden geldik. Neden? Çünkü bir grup ilkel Afrikalı' nın (ki ne de olsa yıllarca "yamyam Afrika" mantığı ile çekilen filmler izlememiş miydik?) birbirine girdiğini gördük. Tıpkı bizde maç çıkışında birbirine döner bıçakları ile saldıran futbaol seyircisi gibi gözüküyorlardı. Alıştığımız (?) bir görüntüydü, tek farkla: onlar ilkeldi, biz değil!?!
Daha fazla anlatmak istemiyorum, izleyince herşeyi görceksiniz zaten.
Sadece kapanışı şu cümle ile yapmak isterdim:
Ve sonra dünya kendini affettirdi ve bir daha bu tür olaylara seyirci kalmadı.
Ama tabii ki bu bir kurgu cümle. Öyle olsa bu yazı yazılır mıydı, ya da bu yazı?

3 Haziran 2007 Pazar

Çocuğum Ben Daha




Küçücüğüm ya daha, çizgi filmlere bayılıyorum!!

Sevdiğim bir dolu film var ama Buz Devri 1 ve 2 nin yeri apayrı.






Serinin her iki filmi de animasyonun en iyi örneklerinden, çizimler capcanlı ve etkileyici. Karakterler her ne kadar hayvan olsa da insani özellikler sahipler. Manny' nin sevgili Miskinimize karşı korumacı ve belki "babacan" diyebileceğimiz tavırları...Miskin Sid' in kendini ispatlama çabası...Bir arada yaşamaya çalışan her grupta olduğu gibi arada kavgalar, gerilimler...






Peki sadece bu sebepten mi bu kadar beğenildi? Hayır! Türk izleyicisinin filmi bu kadar beğenmesinin nedenlerinden biri de filmin seslendirilmesindeki başarı.
Hani bazı sesler ve karakterler vardır ya, onlar olmadan izlemenin bir anlamı olmaz...Mesela ben, Alev Sezer vefat ettiğinden beri Bruce Willis izlemekten hoşlanmayanlardanım. Yıllar geçti ama hala kulaklarımda "Maddie...Maddie" diyen sesi yankılanır. Ya da Cosby Ailesi' ni Sezai Aydın' ın sesi olmadan sevebilir miydik? Yine Sezai Bey'in seslendirmesi olmasa Rocky ya da Rambo e kadar etkili olurdu?






Seslendirme başlı başına bir sanat ve biz bu filmde de bunun etkisindeyiz. Miskin Sid' i "Seni kerata seniii..." diye seslendirmeseydi Yekta Kopan, o kadar keyif alır mıydık?




Ya da Ali Poyrazoğlu Manny' e ve Haluk Bilginer de Diego' ya "can" vermeseydi?




İyi ki varlar değil mi?

Aşkım Ne Yaptın Sen??


Malum sebeplerden dolayı çok istememe rağmen halaaa serinin 3. filmini izleyemedim.
Ama giden arkadaşlarım "Tam bir hayalkırıklığı!!" dediler. Ne olur biri bana doğru olmadığını söylesin??

30 Nisan 2007 Pazartesi

Aşkım




İtiraf ediyorum:




Ben ona aşığım! Tüm filmlerine, canlandırdığı tüm karakterlere...aşığım!




Jim Carey' den sonra ikinci aşkım o benim; aşığım çünkü oyunculuğuna hayranım.




Ve ne mutlu ki yakında tekrar benimle buluşacak. Evet, Johnny Depp "Karayip Korsanları - Dünyanın Sonu" ile yakında geliyor.
(*) Fotograflar internetten alınmıştır.

22 Nisan 2007 Pazar

Ahh Aşk..Sen Yok Musun!

Havada bahar kokusu...Aşk kokusu...


Semptomlar belli: Aklımız başamızdan gidecek, ayaklarımız yerden kesilecek, kalbimiz deli gibi atacak ve sonuçta "hastalık" ilerleyecek, inanın bizi bu havalar mahvedecek.


Aşk denilince akla ilk gelen yerlerden biridir Paris: Romantizmin ve şehvetin şehri.







Dün gece bir film izledim. Zaten "vakti geldi" diye aklım başımdan gitmiş, filmin sonuna tümden dağıldım!!



"Paris, seni seviyorum" du beni aşık eden film.







Claudia Ossard - Emmanuel Benbihy, Olivier Assayas, Frederic Auburtin - Gerard Depardieu, Gurinder Chadha, Sylvain Chomet, Joel - Ethan Coen, Isabel Coixet, Wes Craven, Alfonso Cuaron, Christopher Doyle başta olmak üzere birçok yönetmenin aşka bakış açılarını yansıttıkları filmde birbirinden güzel hikayeler var.



Beni en çok etkileyen hikayelerse;



- Sylvain Chomet' ten "Tour Eiffel" (Eyfel Kulesi)



- Oliver Schmitz' den "Places des Fetes" (Bayram Meydanı)



- Vincenzo Natali' den "Quartier de la Madeleine"



- Wes Craven' den "Pere Lachaise"



Diğer hikayeler kötü müydü? Hayır, asla! Ancak, bu dört hikaye beni derinden etkilediği için onları özellikle belittim.

Oyuncu kadrosu, çekimleri ve hikayeleri ile sizi de aşık edecek! Keyifli seyirler.




(*) Fotograflar internetten alınmıştır.

14 Nisan 2007 Cumartesi

Lütfen Beni Öldürme!



Bir sabah her zaman ki gibi uyandığınızı, yürüdüğünüzü, çalıştığınızı...yani her zaman ki gibi hayatınızı yaşadığınızı düşünün. Bunun da diğerleri gibi bir gün olduğunu düşünün.




Ama birden bir ses sizin o sırada ne düşündüğünüzü, ne hissettiğinizi ve hatta ne planladığınızı anlatmaya başlarsa, üstelik bu "iç ses"iniz değilse ne yaparsınız?






İşte kahramanımız Harold Crick' in başına aynen bu geliyor.


Crick her gün uyandığı şekilde uyanıp rutin hayatına başlar. O kadar monoton bir hayatı vardır ki kaç adımda nereye varacağı, dişini kaç kere fırçalayacağı, kaçta hangi otobüse bineceği vs. önceden bellidir. Onun hayatında sürprizlere yer yoktur.






Derken dişlerini fırçalarken bir ses duyar; ses Harold' ın dişlerini nasıl fırçaladığı anlatmaktadır. İlk anda şaşıran Harold, ardından kaynağı bulmaya çalışır. Gün içinde de farklı ortamlarda duyulan ses Harold' a kendisi ve hayatı hakkında yorumlar yapar, aklında geçen planlarını ona anlatır ve hatta henüz kendisinin bile farketmediği duygularından bahseder.



O andan itibaren Harold' ın hayatı değişmeye başlamıştır. Yavaş yavaş hayatının monotonluğunu fark eden kahramanımız, bir yandan sesin kaynağını ararken bir yandan da yeni yaşamına ayak uydurmaya çalışmaktadır. Ancak bu da çok uzun sürmez çünkü ses Harold' ın ölümünden bahsetmektedir. Harold Crick bundan sonra acı gerçeği öğrenir; o her ne kadar kanlı canlı bir insansa da bir yazarın (Emma Thompson) kurguladığı bir karakterdir de aynı zamanda!

Konusu ve ilginç kurgusu ile filmden etkilendiğimi itiraf etmeliyim.

Düşünsenize bir gün uyanıyorsunuz ve duyduğunuz bir sesle bütün hayatınız değişiyor: çünkü aslında siz bir roman kahramanısınız ve yazarın kurguladığı gibi yaşıyorsunuz. Daha da kötüsü, yazar sizi öldürmeyi planlıyor.



Bu durumu değiştirmek için neler yapardınız? Peki gerçekten bu duruma müdahale etmek mümkün müdür? Değilse bunu nasıl karşılarsınız, isyan etmez misiniz?



2006 yılı yapımı bu ilginç filmde, Emma Thompson, Dustin Hoffman ve Queen Latifah ile beraber daha önce genelde yardımcı rollerde izlediğimiz Will Ferrell mükemmel oyunculukları ile göz dolduruyor.



Aynı anda hem heyecan verici, hem romantik, hem hüzünlü hem de komik bir filmdi "Lütfen Beni Öldürme". Harold' ın kaderini yenip yenemeyeceğini büyük bir ilgiyle takip ettim.

Tavsiye ederim, mutlaka izleyin.



Ebediyete Kadar


11 Nisan 2007 Çarşamba

Düşle Gerçek Arasında Bir Yer: Pan' ın Labirenti




Yer İspanya.

İç savaş zamanı. Küçük bir kız çocuğu annesi ile farklı bir yere doğru yol alıyor.


İşte son zamanlarda izleyip de beğendiğim filmlerden biri: Pan' ın Labirenti.

Gerek konusu ve gerekse oyunculukları ile beni çok etkiledi. Özelikle de bütün şiddeti, gerçekliği ve kanlı görüntüleri ile savaş ortamı ve çevresine inat tüm masumluğu, sıcaklığı ve içtenliği ile küçük Ofelia karakterinin oluşturduğu kurgusu olağanüstüydü.














Ofelia annesi ve doğmamış kardeşi ile yeni bir eve, yeni bir babaya ve yeni bir ortama girmiştir. Öyle ki bir ortam ki, "cici babası" otoriter (daha çok acımasız) bir askerdi ve savaş şiddetini hissedirir. Ofelia ise her çocuk gibi peri masallarına inanmaktadır ve bu peri masalı gerçek olur...



Konusunu böyle özetleyebileceğimiz 2006 yılı yapımı ve ABD, İspanya ile Meksika ortak yapımı olan filmi Guillermo del Toro yönetmiş, senaryoda kendisine ait.









Filmde "zalim baba" Vidal rolünde gördüğümüz Sergi Lopez benzersiz bir oyunculuk sergiliyor. Gerçek hayatında her zaman gülen gözleri ile karşımıza çıkarken filmde canlandırdığı karrakteri o kadar başarılı ve güçlü bir şekilde çiziyor ki kısa zamanda nefretinizi kazanıyor. Öyle ki izlerken bunun bir film olduğunu unutup Vidal' i ortadan kaldırmak istiyorsunuz!


Başroldeki bir diğer isimde Pan yani Doug Jones. Jones, bu filmde iki karakteri birden canlandırıyor. Evet, biri Pan ama ötekinin kim olduğunu ancak filmi izlerseniz öğrenebilirsiniz! Küçük bir ipucu vereyim; görür görmez tanıyacaksınız!



Karakterler içindeki bir başka etkileyici isim Mercedes. Sevgili Ofelia' ya çok yardımcı olan ve tüm film boyunca izleyiciyi kendine hayran bırakan bu karakteri de yine İspanyol bir oyuncu, Maribel Verdu canlandırmış.


2007 yılında en iyi orjinal senaryo, en iyi orjinal müzik, en iyi sanat yönetmeni, en iyi makyaj ve en iyi yabancı film dallarında Oscar adayı da olan film, ne yazık ki sadece en iyi makyaj ve en iyi sanat yönetmeni dallarında kazanabildi.

Hayata farklı açıdan bakmak isteyenler için keyifle geçecek bir 119 dakika.



(*) Fotograflar internetten alınmıştır.

31 Mart 2007 Cumartesi

Saniyede Yirmi Dört Kare

İtiraf etmek gerekirse, her zaman tiyatroyu sinemaya tercih etmişimdir. Canlı performansı ile bireye daha yakın olunduğu için, daha doğal geldiği için ve hata affetmeyip tekrar çekimleri mümkün olmadığı için severim tiyatroyu.
Yanlış anlaşılmasın, sinemayı sevmiyor değilim; sadece biri daha ağır basıyor benim için, yani tercih meselesi.
Bu yüzden, "7. Sanatı" da sanatın diğer dallarıyla birlikte Sevgili Sanat' ta yazmayı planlamıştım.
Ama son zamanlarda izlediğim birbirinden güzel filmler beni sinemaya biraz daha yakınlaştırdı.
Bundan sonra izlediğim filmlerle ilgili düşüncelerimi sizlerle bu sayfada paylaşacağım.
Tekrar görüşünceye dek, Sevgi' yle kalın...